Ertuğrul Özkök: 9 Nisan günü YSK’ya verilecek listelerde ‘davasını satabilecek’ kaç dönek olacak?

Ertuğrul Özkök, “Pazar Mektubu” başlığı altında,  yazdığı ve “newsletter” olarak paylaştığı yazısında bugün, 14 Mayıs seçimlerine ilişkin olarak, “9 Nisan akşamı Yüksek Seçim Kurulu’na teslim edilecek aday listelerinde “Davasından vazgeçebilecek”, hatta bize çok pahalıya mal olan böyle “ Sözde Dava’larını satabilecek” güçte ve karakterde insanlar var mı bakacağım. Çünkü, artık sonlarına yaklaştığım hayatımda, kendi inancının,  kendi ideolojisinin çocukluk kinini ve davasını sürdüren, iktidar ve muhalefet siyasetçilerinin, bu topluma ne kadar ağır faturalar ödettiğini defalarca gördüm.” düşüncesini dile getirdi.

Özkök’ün “9 Nisan günü YSK’ya verilecek listelerde ‘davasını satabilecek’ kaç dönek olacak?” başlıklı yazısı şöyle:

9 Nisan günü YSK’ya verilecek listelerde ‘davasını satabilecek’ kaç dönek olacak?

Başlık size tuhaf gelebilir.

Ama ben aday listelerinde ‘davasından dönebilecek’, kaç ‘dönek’ olacağını gerçekten merak ediyorum.

Aday listelerinin kalitesini buna bakarak değerlendireceğim.

Nedenini anlatacağım..

Ancak sizi şimdi pazar kahvaltı masanızdan alıp, 31 Mart’a, yani geçen cuma gününe götüreceğim.

Cuma günü Cambridge’de 35 yıllık tarihi bir itiraf

Yer Cambridge…

Kürsüde Thomas Hertog isimli bir kozmolog konuşuyor.

Belçika’da KU Leuven Üniversitesi’nin bir öğretim üyesi. Konuşmasının amacı, önümüzdeki perşembe günü yayınlanacak bir kitabın tanıtımını yapmak.

Hertog konuşmasına şöyle ilginç bir olayı anlatarak başlıyor:

“2002 yılında Stephan Hawking’den bir e-mail aldım. Tabii en kısa sürede onun burada Cambridge’deki odasına geldim.”

Odaya girdikten kısa süre sonra ise hiç beklemediği bir sözle karşılaşmış.

Fikrimi değiştirdim, yanlış bir perspektiften bakmışım

Hawking, iletişim kurmasını sağlayan bilgisayar kontrollü ses düzeni ile  söze direk “Fikrimi değiştirdim” diyerek başlamış ve arkasından Hertog’u çok şaşırtan şu cümleyle devam etmiş:

“Zamanın Kısa Tarihi’ kitabını yanlış bir perspektiften yazmışım.”

Belçikalı genç bilim insanı donup kalmış.

Düşünebiliyor musunuz, “Zamanın Kısa Tarihi” bizim birçoğumuzun da evinde bulunan bir başeser.

1988’de yayınlanmış ve bütün dünyada 10 milyondan fazla satılmış.

Dünyada binlerce fizikçi o kitapta yazılanlar üzerine kafa yormuş. 

Ve bilim tarihini bu kadar etkileyen bir insan şimdi çıkıp; “Yazdıklarım yanlıştı” diyerek bu kitabı adeta çöpe atıyordu.

Hawking bu girişten sonra genç bilimciyi neden oraya davet ettiğini açıklıyor:

“Şimdi bu konuyu seninle konuşarak yeniden yazmak istiyorum…”

Bu perşembe yayınlanacak kitabın adındaki bir kelime

Bunun üzerine iki bilim insanı, Hawking’in ölümüne kadar devam edecek yeni bir çalışmaya başlıyorlar.

İşte o ortak çalışmadan ortaya çıkan kitap önümüzdeki perşembe günü yayınlanacak.

Ben de merakla bekliyorum.

Bu defaki kitabın adı “Zamanın Kökeni” olacak.

Dikkat ettiyseniz kitabın adı Darwin’in “Türlerin Kökeni” adlı eserinden esinlenmiş gibi duruyor.

Çünkü gerçekten ondan esinlenmiş.

Hertog Bunu şöyle açıklıyor:

“Hawking’in kafasını kurcalayan soru, evrenin yaşamı böylesine muntazaman bir şekilde elverişli kılan koşulları nasıl yaratmış olabileceğini anlama çabasıydı.”

İkinci bir Darwin olayı mı geliyor?

Hertog’a göre bu kitap  Kozmolojinin aslında neyle ilgili olduğuna yeni bir ışık tutuyor. Bu kapsamda ikilinin ulaştığı yeni perspektif, fizikteki yasalar ve gerçeklik arasındaki hiyerarşiyi tersine çeviriyor. “

Dikkat ettiyseniz, ikilinin çıkış noktaları basbaya Darwinci bir varsayıma dayanıyor… Fizikle biyolojiyi bir araya getirmiş.

Ve yazdığı “Zamanın Kısa Tarihi” adlı başeserini, “Yanlış perspektiften bakmışım” diyerek, bir dakika bile düşünmeden çöpe atıyor…

Giderek eriyen kaslarının artık bilgisayara dokunmasına bile izin vermediği bir dönemde, o fikrinden dönerek yeni bir teori geliştirmeye koyuluyor.

Hem de adım adım ölüme gittiği günlerde…

Konuşmadaki şu son cümleye özellikle dikkat

Hertog geçen cuma işte bu kitabını şu cümlelerle tanıttı:

“Evrenin önceden var olan mutlak yasalarca yönetilen bir makine olduğu fikrini reddeden ve yerine evreni, en genel şekliyle fizik yasaları dediğimiz modellerin, olduğu gibi tezahür ettiği, kendi kendini organize eden bir varlık olarak gören yeni bir fizik felsefesini doğuruyor.”

Biraz karışık gibi gelebilir. 

O nedenle konuşmasının en önemli daha basit iki cümlesini  aktarayım.

“Stephen ve ben fiziğin büyük patlamanın içinde nasıl kaybolacağını keşfettik. Teorimize göre son sözü yasalar değil, bu yasaların değişme kapasitesi söylüyor…”

En önemli soru: Bu evreni kim veya ne yönetiyor?

“Yasaların değişme kapasitesi…”

Tıpkı Darwin’in teorisindeki gibi bir cümle…

Canlıların hayatta kalabilme başarısı “değişebilme” kabiliyetine bağlı değil mi…


Baş eserini çöpe atan Hawking mutsuz mu öldü yoksa huzurlu mu?

Stephan Hawking, bu son çalışmasını bitirip, eski kitabını çöpe attıktan sonra,  14 Mart 2018 günü Cambridge’deki evinde öldü.

Aile üyeleri onun huzur içinde bu dünyaya veda ettiğini söyledi.

Ölümünden önce “Tanrı yoktur, hiçbir güç evreni yönetemez” diyen bir ataestti.

Ancak cenazesi yakıldıktan sonra külleri, Anglikan dini törenle Westminster kilisesine gömüldü.

Bir yanında ünlü fizikçi Newton, öteki yanında ise “Türlerin Kökeni” kitabı ile din insanlarının tepkisini çeken Darwin yatıyor.

Güzel bir üçlü değil mi…

 

Özür dilerim sizi Türkiye gündeminde kopardım

Herkes seçim konuşurken, kim seçilecek sorusuna konsantre olmuşken bu bilimsel hikâye ile Türkiye’nin gündeminden koptum.

Yok merak etmeyin ülkenin bunca meselesi varken elbette konuyu oraya da getireceğim.

Hawking’in yeni kitabının temel bakış açısını oluşturan o cümle çok aklıma takıldı.

“Evrende, son sözü yasalar değil, bu yasaların değişme kapasitesi söylüyor..” cümlesi yani…

Siyasetimiz ve liderlerimiz ‘dava’ kelimesini neden bu kadar seviyor?

Hayatım boyunca hep şuna inandım.

İlerleme, gelişme, paradigma kırma, ancak değişim ve meydan okuma ile mümkün olabilir.

Peki evren böyle bir evrim ve değişme ile hayatı sürdürebiliyorsa yıllardır “davalarını” ve “bu davalara iman için değişmemeyi” bize erdem olarak anlatan siyaset ne durumda?

Dincisi de, ülkücüsü de, ulusalcısı da, bizden hep kendi kafalarına uygun bir “davaya inanmış, biat etmiş”, safları bozmayan, hayatı boyunca hiç değişmeden hep bu davayı imanla savunmuş müminler veya yoldaşlar olmamızı istedi.

Dava bütün nesillerimize çok pahalıya patladı

Hayatım boyunca “dava” kelimesini hiç sevmedim. Onu ağzına alan herkes beni irkiltti. Çünkü bu ‘dava’ kelimesi bize çok pahalıya maloldu. İnsanlık Orta Çağ’dan beri ve özellikle 20’nci Yüzyılda o “davaların” bedelini çok büyük trajedilerle ödedi.
1960’lı yıllarda  ‘sol davaya’  inanmış binlerce insan dağlarda kaybolup gitti.
70’li yıllarda, her sol fraksiyonunun kendine ait ‘devrimci davası’; sağın  “ülkücü idealleri” toplumu derinden vurdu. Öyle bir vurdu ki, bu davalar için işlenen cinayetlerden  usanan insanlar, askerin hazırladığı anayasaya yüzde 92 kabul oyu verdi.

Araya 12 Eylül’de, 28 Şubat’ta askerlerin “davaları” girdi.

Aradan 40 yıl geçti;  her kesimin kendi davası yüzünden hiçbir araya gelip, yüzde 60 mutabakatlı bir Anayasayı bile hâlâ yapamadık.

Davasından vazgeçebilen 2 siyasetçi ve özgürce yetişebilen 80’ler 90’lar

Sonra ‘Yeni Türkiye’ davalarımız geldi.

“Okullarda kendi dininin ve kininin davasını sürdürecek” nesiller hedeflendi.

Tarikat  yurtlarında “Altın nesil’ yetiştirme adı altında , bir “Son darbe” için yeminli nesiller oluşturma dönemi açıldı.  Onu milliyetçi ve ulusalcıların, sönmüş yanardağ gibi pusuda bekleyen “Kızıl elma” davalarının hortlaması, bunun, daha iki yıl önce “Biz Milliyetçiliği ayaklarımızın altına aldık” diyebilen siyasetçilere  bile sirayet ederek,  “Yerli ve milli” bir dava haline getirilmesi izledi. 

İki ayrı yüzde 50, onlarca yüzde küsur ve her birinin “davaları”

Şimdi bugün geldiğimiz noktayı hep birlikte görüyoruz.
1946’dan beri her 4-5 yılda yaptığımız normal bir seçim, toplumun ikiye ayrılmış her yüzde 50’lik parçası için neredeyse bir varolma yok olma meselesi haline geldi. Seçimi kaybetme  korkusu yüzünden, milletin yarısının kafasını keseceğini ağzından salyalar akıtarak saçan bir katliam adayının temsil ettiği yüzde 0 küsurluk bir “dava zihniyetini”  bile, Yüce Meclis’in kanatları altına alacak noktalara geldik.

Bu korku, kendini  “en güçlü” hisseden siyasetçilerimizin  bile içine işledi.

Hukuka değil, ‘davasına inanmış’ bir adalet anlayışına doğru “Amok koşusu” yapmaya başladık. 

9 Nisan’da verilecek listelerde ‘lider yanlış’ diyebilecek kaç kişi olacak?

İşte bu nedenle, 9 Nisan akşamı Yüksek Seçim Kurulu’na teslim edilecek aday listelerinde “davasından vazgeçebilecek”, hatta bize çok pahalıya mal olan böyle “ sözde dava’larını satabilecek” güçte ve karakterde insanlar var mı bakacağım.

Çünkü, artık sonlarına yaklaştığım hayatımda, kendi inancının,  kendi ideolojisinin çocukluk kinini ve davasını sürdüren, iktidar ve muhalefet siyasetçilerinin, bu topluma ne kadar ağır faturalar ödettiğini defalarca gördüm.

Gözüm Hawking gibi yanlış yaptım diyebilenlerde

Artık  ülkemi bu “dava’ların’  tasallutundan, tahakkümünden, istibdadından kurtaracak cesur insanlar bekliyorum. 

Gözüm Hawking gibi,  “Kendi ellerimle yazdığım başeserim yanlıştı” diyebilecek insanlarda.

Fazla  umudum yok ama;  inşallah bir hafta sonra verilecek listelerde, her partiden hiç olmazsa beş on böyle cesur aday, araya sızmayı başarabilir..

 

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*